İş sözleşmesi niteliği itibariyle sürekli bir iş ilişkisi kurulmasına yol açar. Ancak bu süreklilik, niteliği gereği işin belirli bir sürede sona ermesi söz konusu olduğunda bu sürenin sona ermesi; belirli bir süre öngörülmediği durumlarda ise sözleşmenin sona ermesine yol açacak kanunda belirtilen bir nedenin ortaya çıkması ile sona erer. İş sözleşmesinin sürekli bir ilişki kurması önemini özellikle işçinin bu çalışma süresine bağlı olarak elde edeceği haklarda gösterir. İşçinin çalışma süresinin esas alındığı örneğin ihbar süreleri, yıllık izin hakkı, kıdem tazminatı gibi haklar bu süre esas alınarak belirlenir.
Kural olarak iş ilişkisi iş sözleşmesi bağıtlanmakla başlar. Ancak işçinin işyerinde fiilen çalışmaya başladıktan sonra iş ilişkisi devam ederken de iş sözleşmesi yapılabilir. Dolayısıyla işçinin kıdem süresi olarak da adlandırılan çalışma süresinin başlangıcı işçinin işyerinde fiilen çalışmaya başladığı tarihtir. İşçilik alacakları hesaplanırken işçinin fiilen işe başladığı tarihten iş sözleşmesinin (iş ilişkisi) sona erdiği tarihe kadar geçen süre çalışma süresi olarak kabul edilmelidir.
İşçinin işyerindeki çalışma dönemi içinde bazı sürelerin hastalık, izin, tutukluluk gibi nedenlerle çalışılmadan geçirilmesi mümkündür. İşçinin geçici ve kusursuz olarak edimini yerine getirememesi nedeniyle işverenin ifayı talep hakkının ve sözleşmeyi fesih yetkisinin ertelenmiş olması iş sözleşmesinin askıya alınması sonucunu doğurmaktadır.
İş sözleşmesinin askıya alınması ile birlikte işçinin iş göremediği dönem için işverenin ücret ve eklerini ödeme borcu kural olarak söz konusu olmamaktadır. Bunun yanında iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesiyle söz konusu dönemde sözleşmenin askıya alınacağının ve işçiye belirli bir ücret ödeneceğinin karşılaştırılmasında bir engel bulunmamaktadır. İş sözleşmesinin askıya alınmasının kıdem ve kıdeme bağlı haklar bakımından da etkisi bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. maddesinin (I) numaralı bendinin (b) alt bendinde;
“(a) alt bendinde sayılan sebepler dışında işçinin hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için iş sözleşmesini bildirimsiz fesih hakkı; belirtilen hallerin işçinin işyerindeki çalışma süresine göre 17 nci maddedeki bildirim sürelerini altı hafta aşmasından sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 74 üncü maddedeki sürenin bitiminde başlar. Ancak işçinin iş sözleşmesinin askıda kalması nedeniyle işine gidemediği süreler için ücret işlemez” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre İş Kanunu’nun 25. maddesinin (I) numaralı bendinin (a) alt bendinde sayılan üç durum yani işçinin kastı veya derli toplu olmayan ya da içkiye düşkünlüğü dışında kalan işçinin kusurlu veya kusursuz olarak tüm hastalık veya kaza (ya da gebelik) nedeniyle işe devamsızlığında işverenin derhâl fesih hakkı konusunda yukarıda yer verilen hüküm uygulanacaktır.
Bu hüküm uyarınca işverenin haklı nedenle derhâl fesih hakkı, askı süresinin İş Kanununun 17. maddesinde yer alan bildirim sürelerini altı hafta aşmasından sonra doğar. Örneğin işyerinde dört yıl kıdemi olan işçinin hastalık nedeniyle devamsızlığı (8+6) on dört haftayı aşarsa işveren haklı nedenle fesih hakkını kullanabilir. Bildirim süreleri sözleşmeyle arttırılmışsa bu süreler göz önünde tutulur. Söz konusu süre içinde iş sözleşmesi askıya yol açan hastalık nedenine dayanılarak haklı nedenle feshedilemez, işçi de ücrete hak kazanamaz. Buna karşılık işçi Sosyal Güvenlik Kurumundan geçici iş göremezlik ödeneği alır. İşveren haklı nedenle fesih hakkını söz konusu sürenin sona ermesinden itibaren işçinin işe gelemediği süre içinde her zaman kullanabilir. İşçinin raporlu olduğu tedavi süresince işveren iş sözleşmesini feshetmezse askı hâli devam eder ve işçi işyerine döndüğünde askı durumu ortadan kalkar (Süzek, s. 692, 693).
Somut uyuşmazlıkta 13.04.2013 ilâ 20.08.2014 tarihleri arasında davalı işveren yanında çalışan davacının iş sözleşmesinin işverence haksız feshedildiği kabul edilmiş ve bu husus Özel Dairece bozma nedeni yapılmamıştır. Bununla birlikte direnme kararında davacının 13.02.2014 - 21.02.2014, 21.02.2014 - 03.03.2014, 03.03.2014 - 13.03.2014, 13.03.2014 - 21.03.2014, 24.07.2014 - 13.08.2014 tarihleri arasında toplamda 1 ay 27 gün raporlu olduğu belirtilmiş ise de bu tespit dosya içeriği ile örtüşmemektedir
Öncelikle belirtmek gerekir ki, yukarıda 33. paragrafta ayrıntılı olarak belirtildiği üzere davacının 13.02.2014 tarihi itibariyle başlayan sağlık raporlarının süresi 21.03.2014 tarihine kadar kesintisiz devam etmekte ise de, dosya içeriğinde davacıya ait 21.03.2014-24.06.2014 tarihleri arasındaki dönemi kapsayan sağlık raporu bulunmamaktadır. Diğer taraftan 24.06.2014-24.07.2014 ve 24.07.2014-13.08.2014 tarihleri arasındaki döneme ait sağlık raporları ise dosya içerisinde mevcuttur.
Bu itibarla mahkemece öncelikle 21.03.2014-24.06.2014 tarihleri arasında davacıya ait sağlık rapor ya da raporları varsa bunların dosya içerisine alınması gerekmektedir. Ayrıca davacının 24.06.2014-24.07.2014 tarihleri arasında da sağlık kurulu raporunun bulunmasına rağmen bu raporun dikkate alınmaması hatalıdır.1
Kaynaklar
- Yargıtay HGK 2021/156 E., 2022/1321 K. ↩